Fotoğraf Makinası

Hasta yatalı iki gün geçmişti. Doktor Aras bir pazar günü genel cerrahi servisinde nöbet tutmaktayken aniden başasistan Muharrem abi heyecanla nöbet odasının kapısını açtı;

-Hadi Aras, hoca geldi, hemen hastayı ameliyata hazırla ,birlikte gireceğiz!

Yaklaşık yarım saat içinde hastayı hazırlayıp ameliyata gönderdi ve üçü birlikte ameliyata girdiler.Hoca hastanın karnını açtığında ortaya çıkan manzara berbattı.Kalın barsağın sigmoid kolon denen bölümü delik deşik olmuş,karın boşluğunu tamamen iltihap ve dışkı kaplamış,şiddetli peritonit oluşmuştu. Hoca şöyle bir baktı tüm organları dikkatle inceledi ve;

-Sigmoid kolonun tamamen çıkarılıp Hartman işleminin yapılması lazım ama yaşama şansı çok az.

Durdu bir süre düşündü ,bu kadar uzun bir ameliyatı yapacaktı yapmasına ama faydalı olacağı çok şüpheliydi ,karın boşluğunu biraz daha inceledi..inceledi..akabinde derinden bir sesle adeta fısıldadı ;

-Yine de yapmalıyız..

Sonra dediği gibi çürüyüp delinmiş ve lime lime olmuş barsağı kesip çıkardı, alt ucunu kapattı üst ucunu ciltten dışarı çıkarıp dikti, karın içini bol serumla yıkadı üç tane büyük dren koyup karnı kapattı. Ameliyat bitmişti, hasta tekrar yoğun bakımdaki aynı yatağa alındı. Onun için bundan sonra zorlu ve özverili bir süreç başlıyordu.

Konya o kışı çok sert geçiriyordu.Her kışı genelde aynı olur ya.. Döne o gün de köydeki evlerinin bahçesinde hayvanlarının günlük işlerini bitirmiş mutfakta akşam yemeği hazırlıyordu.Öğleden sonra karnında garip bir ağrı başlamış gittikçe şiddetlenmişti.Akşam kocası geldiğinde ağrı dayanılmaz bir hal almıştı.Kocası genelde sert ve kaba saba bir adamdı ama hastalık söz konusu olduğunda karısı için her türlü fedakarlığı yapardı.Hemen köyden kasabaya minibüsüyle yolcu getirip götüren hüseyini aradı,Döne’yi acilen devlet hastanesine kaldırdılar.Muayene eden cerrah barsak tıkanması teşhisi koydu,ameliyat gerekiyordu,çaresiz kabul ettiler.Ameliyat iyi geçti dediler,gerçekten de ilk birkaç gün fena değildi.Ama sonra eski ağrılar daha da şiddetli bir şekilde ortaya çıkmıştı.Ameliyatı yapan cerrah birtakım sorunların oluştuğunu,kendisinin bu sorunlar karşısında çaresiz kaldığını Döne’yi ambulansla Hacettepe’ye götürmeleri gerektiğini söyledi.

Aras her gün sabah erkenden hastanın pansumanını yapıyor, tahlil için kan alıyor,drenlerden bol serum ile yıkama yapıyordu.Bu işlemler yaklaşık bir saat sürüyordu ve bunların saat sekizdeki başasistan vizitinden önce bitirilmesi gerekiyordu.Sabah 6.30 gibi bu işlere başlarsa ancak yetiştirebiliyordu, tabi bu arada günaşırı nöbet de devam ediyordu.Her sabah bu işleri yaparken Döne yorgun ve çökmüş gözlerle bakıp adeta onu kurtarması için yalvarıyordu.Esmer , çok zayıf,iri gözlü ve iri burunlu bir kadındı.Karnı aşırı şiş,bacak ve kolları çöp gibi zayıftı.Fazla konuşmazdı, konuşacak mecali de yoktu.Hatırı sorulduğunda iyi anlamında bir şeyler söylüyor, başıyla tasdik ediyordu.Her seferinde kan almak için damar bulmak gerçekten çok zordu.Bunun için birkaç yere iğne batırmak gerekiyordu.Bu da tabi canını yakıyordu ama hiç sesini çıkaracak hali yoktu ,acısı ancak yüzünden anlaşılıyordu.Birkaç gün böyle uğraştıktan sonra,ancak sol kol iç yüzde bir noktadan kan alabildiğini fark etti.O noktaya bir işaret koydu ertesi gün de aynı noktadan kan aldı.Daha sonra o noktayı milimetrik olarak aklına yazdı ve her gün direkt o noktayı bulup oradan kan aldı.

O yıllarda çok fazla antibiyotik çeşidi olmadığı için mevcut en kuvvetli üç tanesi birlikte veriliyordu. Ayrıca enfeksiyonun temizlenebilmesi için takılmış olan üç drenden her gün üç litre serum fizyolojik karın içine verilip yıkanıyordu. İlk on gün böyle gitti ama kayda değer bir düzelme yoktu. Hasta ağızdan beslenemiyordu. Zaten zayıftı daha da zayıflamıştı.

Hoca damardan beslenmenin gerekli olduğunu söyledi .Ancak damardan verilebilen protein solüsyonları yeni icat edilmişti piyasaya sadece kaçak yollardan geliyor ve karaborsada fahiş fiyata satılıyordu.Hasta sahiplerini çağırarak bu solüsyonların reçetesini yazıp, bulup getirmelerini istedi.İlaçlar pahalıydı ama bulup getirmişlerdi.Aile basit bir çiftçi ailesiydi herhalde epeyce zorlanmışlardı.Bunları da tedaviye ekledi.Böyle on gün daha geçti..

Ancak bu ilaçlar da hastanın durumunda belirgin bir düzelme sağlayamamıştı.Yine ağızdan beslenemiyor,hiçbir şekilde ayağa kalkamıyordu,artık bir deri bir kemik kalmıştı,avurtları daha da çökmüş,gözleri daha da fersizdi.Bir gün yine pansuman yaparken drenlerin kenarından fazla miktarda akıntı geldiğini fark etti.Hocalarla görüşüldü durum değerlendirildi.Bu akıntının barsaklardan geldiği ve muhtemelen barsaklarda delinmeler olduğu düşünüldü..Durum daha da vahimleşmişti,bu barsak fistülü demekti ve hastalığın başka ve daha ağır bir döneme girdiğini gösteriyordu.

Artık pansumanlar daha zor ve vakit alıcıydı, üstelik günde iki kez yapıyordu. Bir yandan da o pahalı ilaçları sahipleri alıp getiriyorlar, gece gündüz hastane civarında vakit geçiriyorlardı.Durum onlar için maddi ve manevi bir yıkım halini almıştı.Bu kadar ameliyat,bakım,ilaçlar,kan v.s. hiçbiri durumu düzeltememiş,tam tersi ne hasta sonu belli olmayan karanlık bir yola girmişti.Hocalar,başasistan ve asistanlar çaresizlik içindeydi.Hasta için bütün enerjisini harcıyor,yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyor,ancak olumlu bir sonuç alamıyordu.Güneşli bir gün sabah yedide servise gelip çalışmaya başladı, hastanın yapılması gereken işleri, diğer görevler derken o kadar kendini kaptırdı ki,o akşam nöbetten sonra ertesi gün akşam altıda hastaneden çıkarken dışarıda her yerin karla kaplı olduğunu gördüğünde içini tuhaf bir şaşkınlık ve sevinç kaplamıştı; o an otuz altı saattir camdan bile dışarıya bakmadığını fark etti. Ama ne çare ki bu kadar çalışmanın bile ona faydası olmuyordu.

Yaklaşık bir aya yakın zaman geçmişti,hasta daha da kötüleşmişti.O ise hiç bir şey yapamıyordu.Tüm gayreti,tüm çabaları sonuçsuz kalıyor, fakat yine de onu sonsuzluğa bırakmamak için çırpınıyordu. Ancak ay sonu gelmişti ve o servisteki rotasyonunun süresi dolmuştu, ay başı yanık servisine geçecekti ama o hastasını kimseye bırakmak istemiyordu.İçi tam tersini söylese de onu istemeye istemeye asistan arkadaşı Özcan’a devretti.Artık Döne’ye bundan sonra o bakacaktı.Bir şeyleri bırakmak her zaman zordur,ama bazen de mecbur kalırsınız.Bu defa da öyle olmuştu.

Yanık ünitesi enfeksiyon açısından çok korunaklı bir yerdi. Yeşiller giyilip içeride çalışılıyor, yemek de içerde yeniyordu,hiçbir şekilde dışarı çıkılmadığı gibi dışarıdan kimse de içeri sokulmuyordu.Tamamen tecrit edilmişti.Hiçbir şeyden haberi olmuyor, ama bir yandan da hastayı merak ediyordu.Bir hafta sonra Özcan bir iş için yanık ünitesine gelmişti,karşılaştılar.Onu sordu;

Bugün onun yakınları Özcan’a gelmişler.Pahalı solusyonları bugüne kadar almışlar ama artık güçleri tükenmiş.Yakınlarına da bir miktar borçlanmışlar.Ne de olsa fakir bir köylü ailesi..Soruyorlar;

-Hocam bizim hastada bir umut var mı? Artık gücümüz tükendi, ama gerekirse onun için kalan son tarlamızı da satıp bu ilaçları alabiliriz..

– Peki sen ne dedin dedi Aras merakla, içinden de ne varsa satıp savın onu kurtarmak için, düşüncesi geçti;

-Bakın; hastanızın durumu çok ağır,umut maalesef çok az, siz elinizden geleni fazlasıyla yaptınız,artık geride kalanların da hayatlarını düşünmek zorundasınız,tarlanızı sakın satmayın..demiş Özcan.

Onun verdiği bu cevap Aras’ın aklından geçenin tam tersiydi.Hangisi doğruydu; çok sevdiğin bir kişiyi kurtarmak için,çok az bir umut olsa bile, geride kalanların hayatını zorlaştırmak pahasına,varını yoğunu satmak mı, yoksa çok sevdiğin kişiyi umut çok az olduğu için geride kalanların yaşamları bozulmasın diye ölüme terk etmek mi.. İnsan bu ikilemi nasıl çözer,bunun doğrusu nedir bilinmez.Peki doktor burada nasıl cevap vermeli. Herhalde Özcan doğruyu söylemişti.

Tabi ki doğrusu buydu ama Aras hiçbir zaman bu doğruyu kendine anlatamadı.

Birkaç gün daha geçti..Yanık ünitesinin sıkıcı günlerinden biriydi.Öğlene doğru personel kapıda Aras’ı görmek isteyen birileri olduğunu haber verdi.Gittiğinde kapıda iriyarı,esmer,üç kişi gördü.Üstlerinde köylü kıyafetleri başlarında kasket vardı.Biraz kaba saba görünümdeydiler.Biraz da çekinerek yavaşça yanlarına yaklaştı.O kaba görünüşlerinden hiç beklenmeyecek yumuşak ve insancıl bir yaklaşımla söze başladılar;

-Hocam,bizler Döne’nin yakınlarıyız.Ben eşiyim bunlar da kardeşleri..Hastamızı kaybettik.Siz onunla çok ilgilendiniz.Çok emeğiniz geçti.Allah razı olsun.Ona çok iyi baktınız.Hakkınızı helal edin.Mukadderat böyleymiş.Cenazemizle birlikte köyümüze dönüyoruz.İçimizden geldi,emeğinizin karşılığı değil ama,sadece onu hatırlamanız için biz size küçük bir hediye aldık,lütfen bunu kabul edin..

Aras donmuş gibiydi,bekleniyordu ama yine de ölümü ona çok ağır gelmişti.Ağzından yarım yamalak başınız sağ olsun gibi sözler döküldü.Ne diyeceğini bilemedi..Zaten ağzı çok iyi laf yapmazdı,böyle durumlarda iyice teklerdi..Ne gerek vardı dedi..Sözü daha fazla uzatacak güç ne Aras’da ne de onlarda kalmıştı.Küçük bir paketi eline sıkıştırıp Allahaısmarladık diyerek ayrılmışlardı bile..

Başı önde geri dönüp odasına girdi sandalyeye öylece yığıldı,paketi açtı.Paketin içinden çıkan fotoğraf makinasını gördüğünde gözlerinden akan yaşları tutamıyordu..Başaramamıştı, onu sonsuzluğa giden yoldan çekip alamamıştı…

03/05/17

İstanbul